İLK ÖPÜCÜK

Kiss-a-angelAmerika’da  okuyordu Demir, liseden arkadaşım aynı zamanda uzaktan akraba, kuzen deriz birbirimize. İki yaş büyük benden, haliyle okulu benden önce bitirdi. Eski sınıf arkadaşları ile görüyordum sık sık onu, biriyle fazla samimi, tuhaf ki aynı kız en yakın arkadaşıyla da son derece samimi.

Garipsesem de “Kimdir, nedir, onu Lukas’la da gördüm ne iş?” Demedim. Bana ne başkasının gönül ilişkisinden hem.

Geçen hafta  bizim kafede gördüm onu, yalnızdı, beni görünce yanıma geldi. Elindeki telefonu gösterip;

“Seninle hiç fotoğrafımız yok çekinelim mi bir tane?” dedi, cevabımı bile beklemeden yanıma sokuldu, kendi çekmeye çalışırken, Selin aldı telefonu elinden. Bir eliyle belime sarıldı, diğerini de omzuma koydu, hemen bırakmadı beni fotoğraftan sonra;

Yanağımı sıkıp, okşadı, tuhaf oldu içim. “Neden makyaj yapıyorsun ki, makyajsız çok daha güzelsin.” dedi. İstemesem de nazikçe sıyrıldım, belime sarılı elinden.  Hiç hesapta yokken bir dokunuşla aklıma düştü ondan sonra, nereye baksam onu görür oldum.

Eskiciler sokağının başında sıcak ekmek beklerken gördüm onu, fırının önünde dikiliyordum, karşıma çıkıverdi birden, yanımdan geçip gitti. Kalabalıktı sokak, fark etmedi sandım beni, arkasından baktım. Hiç olacağını düşünmezken, başını geri çeviriverdi. Göz göze geldik aniden, gülümsedi, “Yakalandın!” dedi, kalbimde bir sürü kuş çığlık çığlığa.

Bana dokunduktan sonraki ilk karşılaşmamız da böyle olmuştu, ben okula giderken o  karşımdan geliyordu. Göz göze gelince birden yine aynı dünkü gibi mideme kramplar girdi. Kızıyordum kendime “Ufacık bir dokunuşa ne anlamlar yükledin be kızım.”

Birkaç gün  sonra yine çıkıverdi karşıma, hiç ummadığım bir yerde hem de. Banyodan çıkmıştım, saçlarım hala ıslak. Gayri ihtiyari açtığım kapıda onu görünce karşımda, neye uğradığımı şaşırdım, heyecanımı belli etmemeye çalışarak içeri buyur ettim. Olağandı onun bize gelmesi uzaktan da olsa akrabaydık çünkü.

Yanaklarıma uzandı öpmek için, çekindim ama durduk yere, yanağımı okşadı diye yabanilik yapmak istemedim. Öpüştük  içeri geçti, nerden geliyordu Tanrım bu özgüven. Nasıl da rahat, nasıl da doğal, onun gibi olmak için neler vermezdim..

Hala elimde tuttuğum tarağa baktı. “Saçlarını mı kurutuyordun, devam et istersen beklerim ben seni.” Dedi, tamam diyerek odama geçtim.

Hava çok soğuktu o gün, üşümüştüm, kalın bir hırka giydim. Çay hazırlamış ben yokken, “İyi gelir sıcak bir şey banyodan sonra.” Dedi, uzattı.

Allah’ım ne berbat bir his bu, hoşlanmak birinden deli gibi ama ne yapacağını bilememek, eli ayağına dolaşmak, utanmak, sıkılmak, saçmalamak..

“Ne güzel gözüküyorsun bak böyle, yanakların ışıl ışıl, gözlerin daha berrak. Hiç gerek yok yapma hiç makyaj.” Dedi.  Kırmaya korktuğu sırça bir fanusa dokunur gibi usulca uzanıp yanağımı okşadı. Bütün vücuduma yayılan ateş yanaklarımı da sardı, kızardım, eminim kızardım.

İtelemedim bu sefer elini, saçlarımda gezindirdi. “Çok güzelsin.” Dedi. “Büyüdüğünü yeni fark ettim.” omuzlarımdan tutup beni kendine doğru çekti. “Çayım soğuyacak.” Diyerek kurtardım kendimi elinden.

Utuna sıkıla, “O kız” dedim. “O kız kim peki?”

Sanki hiç bilmediği bir şeyi ima etmişim gibi “Hangi kız?” dedi.

“Şu kırmızı saçlı kız.”

“Hiç arkadaşım.” Dedi. Tatmin etmedi beni verdiği cevap;

“Arkadaştan daha samimi gözüküyorsunuz ama?” Diye üsteledim.

“Evet öyle ama farklı anlamlar yüklenecek bir şey değil.”

“Nasıl bir ilişki ki o öyle?”

Çok şaşıracağım bir şey söyledi o zaman.

“Bağ yok aramızda ama böyle olması ikimizin de hoşuna gidiyor.”

“O yüzden mi Lukas ta samimi o kızla?” dedim, güldü;

“Evet aynen öyle, kimsenin sevgilisi-herkesin sevgilisi. Şeyma seviyor öyle yaşamayı, kimden hoşlanırsa onunla olmak istiyor, bulunduğu ortamda da kimi öpmek  isterse onu öpüyor. Saygı duyuyorum ona, gönül acısı çekmiyor böylece, herkesin sevgilisi o.” dedi.

“Tuhaf ben öyle olmak istemezdim.” Dedim.

“Yok ben de istemem, sen yalnız benim sevgilim ol.” Diyerek  koyduğum mesafeyi yeniden kapattı. Usulca değildi devinimleri bu sefer, hızlıca yaklaşıp tenime bile değmeden dudaklarıma yapıştı. Hatırımdan hiç çıkmadı, ilk dokunuş kadar büyüleyiciydi  o ilk öpüş.

Mayıs 2017 Kingston Londra

 

 

 

 

 

 

 

 

KOCA YEMİŞ

İNCİR

Ablamla buluştum dün, köydeki boş tarlalardan birine zeytin ekmişler, incir getirmiş köyden. “Koca Yemişin inciri.”dedi. Şaşırdım, Ölmedi miydi Koca Yemiş, ölmemiş demek.

Kuruyup gitmişti bir zamanlar, dibinden fışkıran dallardan, küllerinden doğmuş, yeniden Koca Yemiş olmuş. Aldım, ortasından ikiye böldüm meyvesini, kırmızıydı içi, aynı eskisi gibi, bütün heybetiyle gözlerimin önüne geldi. Ah Koca Yemiş, nasıl da özledim şimdi seni!

“İncir ağacının altında ot bitmez, dibine işenmez, çarpılırsın.” derdi ninem. “İncir ağacı cinlerin uğrak yeridir, birinin üstüne işersin de çarpılıverirsin AlimAllah !” İtibar sahibiydi bizim köyde incir ağaçları, hepsinin adı, yaşı, sahibi, anıları vardı. En itibarlı olanı da nenemin Koca yemişiydi. İncire yemiş derlerdi bizim köyde. Koca Yemiş öylece bahçede duran, dalından incir koparılıp yenen, sıradan bir  ağaç değildi, bilinen incirler gibi bodur da değil, bütün köyü kanatları altında toplayan kocaman bir sirk çadırı gibiydi, on metreyi bulan boyuyla dibini hiç güneş görmezdi. Kendisi gibi gölgesi de kocamandı, sıcaktan bunalan herkes, onun altında toplanırdı. Koca Yemiş derlerdi ona bu yüzden, kocamandı.

Hasat zamanı geldimi, pamuklar toplanır, Koca Yemişin  altına dökülür,  çuvallara basılır, römorklara yüklenir, satışa giderdi. Bir bizimkiler değil, bütün köylü orada görürdü işini. Toplanan biberler oraya dökülür iyileri – çürükleri ayıklanır, orada doldurulurdu kasalara. Ekin zamanı buğdaylar,  karpuzlar, kavunlar. Kasaları taşıyan adam sesi, biber ayıklayan kadın sesi, oynaşan çocuk sesi, ağlayan bebek, havlayan köpek, ağaçta cıvıldaşan kuşlar, ağustos böceği, kedi, ninni. O ağacın altı, tam bir panayır yeriydi.

İki evi vardı herkesin: Kışın daha korunaklı, daha sıcak, daha geniş evlerin olduğu kışlık ev; Kışla. Yazın, ürün zamanı taşınılan; daha serin, daha küçük, tarlalara daha yakın, kuyusu- suyu bol olan yazlık ev;Yazla. Yazla’daydık, aylardan Ağustos. Babaannemle yanayanaydı evimiz. Koca yemişin  hemen altındaydı ninemin evi. Sonra bizim ev, hemen önünde Ak Yemiş, bir sonrasında Gök kabuk, aşağıda, Patlak yemiş…Ak yemiş ve  Gök kabuk  incirlerinin kabuk renginden almıştı isimlerini. Patlak yemiş ise olgunlaşınca  açılıveren meyvesinden, daha aşağıda halamın evi vardı, önünde de  Kara Yemiş. Hepsinin tadı farklıydı, kokusu aynı. Hepsi ayrı bir güzeldi ama en güzeli, Koca yemişti. Bir tek Koca Yemişin incirleri kurutulur, kışlık yiyecek olarak  saklanırdı. “Dölle” derdi ninem o kuruyup yere düşen incirlere. Sabah erkenden kalkar, o yere düşen kuru incirleri toplardı. O kadar çok olurdu ki  sabahları yerde. “Bütün gece eteğinde ne varsa yerlere dökmüş gene.” derdi ninem. O zamanlar bilmezdim neden dölle dendiğini, büyüyünce öğrendim, adının dölden geldiğini.  Ayaktaysak eğer dölle toplardık ninemle birlikte biz de, sonraya kalırsa “Çor-çocuk gelir, çalışanlar gelir ezilir.” derdi. Hiç üşenmeden her sabah erkenden kalkar, Koca Yemişin döllerini toplardı. Sonra da onları bir ipe dizer, yine Koca yemişin dalında kurumaya bırakırdı. Kuru incirleri kış için saklardı, bir de  taze incirleri toplar, ortadan ikiye ayırıp, güneşte kurumaya bırakırdı, “kak” dediği o yemişten, incir reçeli yapardı.

“İncir ağacından düşen iflah olmaz.” derdi köylüler, “Ya sakat kalır, ya ölür.”  Bu yüzden ağacın dallarına çıkmamıza kızarlardı. “Alçak olduğuna bakmayın, yemiş cinlerin evidir, itiverir sizi aşağı. Her yere çıkın ama yemiş ağacına çıkmayın.” diye tembihlerlerdi. Herkes onlara saygı duymakla birlikte, biraz da onlardan korkardı.

Bir akşam köyün bütün çocukları boş arsada toplanmış körebe oynuyorduk. Köyde çocuk olmak; sabahtan gece yarısına kadar oyun oynamak demekti. Akşam yemeğini yiyen köy meydanındaki boş arsada toplanır, körebe, saklambaç oynardık. O meydan Koca Yemişin hemen arka tarafındaydı.

Hacer’le saklandığımız ağacın arkasında beklerken sıkıştım,   oyundan çıkamazdım, sobelerdi ebe beni, olduğum yere işeyiverdim. Beni işerken gören Hacer “Hiii eyvah! Naptın sen!” diye telaşlanınca korktum, apar-topar toplandım, üstüm başım sidik oldu. Çıkıştım buna “N’oldu kız, ne bağırıyon deli deli!!’’

“Cinler, cinler!” dedi. Gözlerini belertmiş az önce işediğim yere bakıyordu. Ben değil de sanki o çarpılmış gibiydi, korka korka işediğim yere baktım.

“Deli deli olma kız, bir şey yok orda!” Telaşla koluman çekerek;

“Haa ama ninem öyle demediydi. İncir ağacının altına işedin. Cinler tepemize üşüşecek! Kaçalım hadi!” dedi.

Bir gün sonra akşama doğru, o işediğim incir ağacının altında,  evcilik oynuyorduk yine. Songül bez bebeğini sallıyor, uyutmaya çalışıyordu. Biz de Hacer’le incir yaprakalarından hazırladığımız yemeği pişiriyorduk. Songül incir ağacının alt dallarından birine salıncak yaptı, bebeğini içine koyup, sallamaya başladı, uyumak bilmiyordu velet. Biz yemeği pişirdik, sofraya koyduk, bebek hala ağlıyordu. “Ah beceriksiz gelin! Emziği nerde!” diye sordu Hacer. Songül de incir ağacının gövdesinde oluşan, derin oyuğun içine elini soktu “Buraya koyduydum.’’ diyerek bebeğin emziğini aradı.

Ben “Kız yere düşmüş, bak yerde.” demeye kalmadan “Ah elim!” diye inledi Songül, sağ bileğini sol eliyle kavramış, parmaklarını sallıyordu, yanına yaklaştım, eline baktım, kızarmıştı. Sonra eğildim oyuğa baktım. “Bir şey var oyukta!” demeye kalmadan Songül ağlamaya başladı. Eğildim iyice baktım, delikte kuyruğunu havaya kaldırmış, sarı bir akrep vardı. Songül önde, Hacer arkasında, ben onun arkasında Songül’ün evine doğru koştuk. Anlatmaya çalıştım, akrepti, küçüktü, sarıydı, inanmadılar, yılan soktu sandılar, bileğini bir tülbentle sıkı sıkı bağlayıp, şehirdeki hastaneye götürdüler. Ona bir sürü iğne yaptılar, ölmedi Songül, hayatta kaldı. Hacer beni suçladı, “İşediydi  Ayşe, Koca Yemişin dibine.” diye.  “Domuz!” dedim. “Sanki sen hiç işemedin!”

Korktular incir ağacından Songül’ün anası-babası. Evlerinin bahçesindeki bütün incileri kökünden kestiler, dibine de  bir daha yürümesin diye zehir döktüler..

Koca Yemişe dikmişlerdi gözlerini önce. Ellerinde testere, üstüne yürüdüler ağacın. Ninem kalkan oldu ona, kollarını açtı bağırdı. “Etmeyin! Koca yemişim! Atam gibidir o benim!”

İndirdiler silahlarını, o öfkeyle gidip kendi ağaçlarını kestiler.

Cinlerini üstlerine saldı diye, kırıldı insanlar Koca ağaca, küstüler.

O yaz öylece geldi- geçti. Hasat zamanı bitti, ürünler satıldı, kış evine; Kışla’ya taşındık. Kış dinlenme mevsimiydi, bütün kış yan gelinip yatılırdı. Baharla beraber başlardı yeniden dikim heyecanı. Okulların kapanması falan beklenmez Nisan’a doğru yeniden göç başlardı  Yazla’ya;  Koca Yemişin yeri.

Temmuz’un sonuna doğru ermeye başlardı incirler. Güneşe en yakın, Koca Yemiş olduğundan olsa gerek ilk Koca Yemişin incirleri olgunlaşırdı, ağacın en tepesinde olurdu o ilk eren meyveler. Her yıl bu turfanda incirleri toplamak bir geleneğe dönüşmüştü. Bütün köylü toplanır, içlerinden en cesuru seçilir, ağacın tepesine çıkarak o incileri toplaması beklenirdi.  İnsanlar geçen yılki talihsizliği unutmuş, Koca Yemişi affetmişti. Mahallenin köy kahvesi gibiydi yine Koca Yemişin altı. Söz döndü dolaştı tepedeki incirlere geldi. “Kim çıkacak bu yıl, onları toplamaya?” Dedi Hüseyin Amca.

Ben çıkayım, sen çık, o çıksın herkes bir şeyler söyledi. Halamın oğlu Yasin’in azcık sesi kalınlaşmış, boyu uzamış, hafif sakalları çıkmaya başlamıştı. Sanırım o sakallarına güvenerek kendini erkekten sandı. “Ben çıkacağım!’’ dedi. Halam yoktu köyde, eniştem de aldırmadı,Yasin çıktı ağaca. “Şöyle dikkat et, böyle dikkat et, şu dala bas, oraya yaslanma” Diye, önceden çıkmış olanlar talimat veriyordu aşağıdan. En yüksek dalına kadar çıktı Yasin ağacın. Bir incir kopardı, yedi, aşağıya baktı, bir nara attı.. Haaaaaaaaaaa Haaaaa!

Özendim ona, nasıl da yükseklerdeydi şimdi.  Bir şey oldu ‘Çatırtttttt!’ diye bir ses geldi, yukardan. Sonra da Yasinin çığlığı! Düşüyordu Yasin, bindiği dal kırıldı, diğer dallara çarpa çarpa aşağı indi. Telaşla fırladı yerlerinden insanlar, bayılmıştı, yaralıydı. Kucakladılar Yasin’i, hastaneye götürdüler. Tam bir hafta kendine gelemedi. “Ölmez inşallah, yaşar! İncir ağacından düşen sağ çıkmaz ya, hadi hayırlısı.” dediler. Bir haftanın sonunda açtı gözlerini Yasin. “İncir” dedi, “Çok güzeldi.”

Ölmedi ama sol ayağı sakat kaldı.

Ninemin Koca Yemişi nasıl sevdiğini bilirdi halam, bir şey demedi. O da aldı eline ağaç motorunu, bahçesindeki Kara Yemiş’i kesti, köküne de zehir döktü.

Zamanla  çiftçinin malı para etmez oldu, boş bıraktı köylü tarlasını, ekmez oldu. Gençler bir şekilde, ya okuyarak -ya da  deniz kıyısındaki otellerde çalışarak, köyden kaçmaya başladı. Boş kaldı tarlalar, Kışla yaşlılara kaldı, Yazla kimsesiz. Ninem yaşladı, ninemle beraber Koca Yemiş de yaşlandı, koca dallarını taşıyamaz oldu gövdesi. Bir kış günü şiddetli bir fırtınaya dayanamayıp yıkıldı, Koca Yemiş’ten sonra ninem de öldü.  Terkedilen o evlerin içinden incir ağaçları fışkırdı, yıkıldı duvarları, çatıları dağıldı. Harabeye döndü köy, incir ağaçlarına kaldı.

Nisa DEDE   06.08.2016 Antalya

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİT

note5302

BİT

Kafam kaşınıyordu bir haftadır,  anlam vermeye çalışmadım önce. Kaşınıyordu tatlı tatlı, ben de kaşıdım. Haldır haldır sürekli değildi rutini, bir ara şöyle bir tutuyor, geçiveriyordu sonra. Bu ritüeller gece beni uykumdan uyandıracak kadar sıklaşınca marazlandım. “Bir ara çok dökülmüştü saçlarım, acaba yeni saçlar mı çıkıyordu yerine, ondan mı kaşınıyordu? Kepeklendi mi yoksa? Bitlendim belki de?”  Düşünceleri içinde anneme şöyle bir yoklattım.  “Dert etme hiçbir şey yok.” Dedi. İlkokula giderken az bitlenmedim, tecrübeliydi bu konuda valide, olsa hemen tanırdı, demek ki başka bir sebepten kaşınıyordu başım.

Bu kaşınma faslının ortasında  Müzeyyen Abla aradı beni. Eski okuldan arkadaşım, benden yaşça büyük olduğu için, abla derim ben ona, o ise bana “Dostum”.  Çok severdi beni, haftada bir buluşur, alış- veriş yapar sohbet ederdik. Kırklı yaşlarının başında, hiç evlenmiş ailesiyle yaşıyor, Şarköy’de bir yazlıkları var, her sene arar, ısrar kıyamet yazlığa çağırır.

Nasip olmamıştı hiç, yine yazlığa davet etmek için arıyordu. Okullar yeni kapanmış, kısa vadede bir planım yoktu. Hiç düşünmedim, “Tamam geliyorum.” Dedim.

Müzeyyen’le birlikte annesi, babası ve misafir olarak gelen ablası ile yeğeni de vardı yazlıkta. “Keşke başka zaman çağırsaydın, ablan da varmış, sonra gelirdim ben.” Dedim.

“Olur mu hiç, yabancı değil ki o, ablam. Misafir yerine koymadığım için söyleme ihtiyacı duymadım ama sen rahatsız olacaksan?” Dedi. “Tamam  tamam estağfurullah olur mu öyle şey.” Diyerek bana hazırladıkları odaya yerleştim.

Plaja gittik öğleden sonra, önce biraz güneşlendik, sonra da denize girdik. Güneş tepeden tepeden vurdukça coştu başımın kaşıntısı, kendimi kaybedip hart hurt kaşımaya başladım.

“Yandım ya ondan olsa gerek.” Diye düşündüm, aldırmadım, yanan her bir yerim kaşınıyordu nitekim. İlk gün sakınayım kendimi güneşten diye düşünsem de, domates kıvamında kızardığım halde karşı koyamadım suyun tuzlu cazibesine, çocuk gibi akşama kadar dalgalarla oynadım. Müzeyyen abla sevmiyordu denizi, şemsiyesinin altından kafasını hiç çıkarmadan oturdu, ne kadar ısrar etsek de suya girmek istemedi.

İkinci günümüz de aynı rutinde geçti, geç saate kadar uyuduk, öğleye doğru kahvaltı yaptık, öğleden sonrayı da denizde geçirdik. Daha sonra Müzeyyen abla gelmedi bizimle denize. İyi oldu gelmemesi, sıcağın bağrında saatlerce şemsiyenin altında pineklemesi kendisi dahil herkesi tedirgin etmişti. Üçüncü günün gecesinde saçımın kaşıntısı aldı başını yürüdü, kaşıntıdan uyuyamadım. Sanki daha önce kaşınmıyormuş gibi güneşten kafa derimin bile yandığını, bu yüzden kaşındığımı düşünüyordum. Sabah kahvaltısından sonra bahçede kahve içerken gayri ihtiyari kaşınmaya devam ettim. Müzeyyen abla saçıma doğru yaklaşıp “ Ayşe çok kaşınıyorsun, bitlenmiş olmayasın.” Dedi.  Afallayıp kaldım, aklıma gelmedi değil ama yine de ihtimal vermedim. “Yok canım çocukken bitlenmiştim ben, bilirim o bitlenme hissini, başka bir şey bu, saçlarım dökülmüştü bir ara yeni saç çıkıyor olmalı, bir de güneşte iyice yandım, daha da çok kaşınmaya başladım.” Dedim.  Kendi bahaneme onu ikna edememiş olmalıyım ki “Eğil hele bir bakayım.” Dedi.

Anneme baktırmıştım ama”  diyerek uzattım Müzeyyen’in kucağına kafamı. Daha saçlarımı aralar aralamaz “ Aaaa bitlenmişsin sen Ayşe!” diyerek üstüne fırlayan fareyi fırlatır gibi iteledi kucağındaki kafamı.

Hayatındaki en iğrenç şeye bakar gibi bakıyordu yüzüme, ne diyeceğimi bilemedim. “Okulda çocuklardan kapmışımdır Müzeyyen abla, öğretmenlik hali, hiç olmamıştı daha önce bilemedim.” Dedim.

Beni teselli edecek cümleler çıkmasını dileyerek baktım ağzından dökülecek kelimelere. “Eh be Ayşe madem bitlendin, ne diye misafirliğe gidersin ki?” dedi. Yer yarılsaydı da içine girseydim. Teselli yerine böyle bir zehir saçılınca sevgili dostumun ağzından kafamı duvara çarpmış gibi inledim. Suçlu hissedip kendimi, savunma ihtiyacı hissettim. “ Bilmiyordum Müzeyyen Abla, bilseydim hiç gelir miydim?”

“İyi de geldiğinden beri kaşınıyorsun, hiç mi aklına gelmez insanın.” Dedi. Geldi elbette, dedim ya anneme baktırdım. O zaman  pek yoktu demek ki.” Müzeyyen Abla tiksinerek bakıyordu hala bana, dayanamadım, ağlamaya başladım. “Tamam Ayşe olan olmuş, dert etme, yapacak bir şey yok.” Dedi. “Allah belanı versin.” Der gibiydi sözleri. Kısa zamanda evdeki  herkesin haberi olmuştu benim bitlendiğimden. Küçük kız kafasını kaşımaya başladı, yoklayınca başını onun da bitlendiğini gördüler. Daha fazla aşağılanmaya maruz kalmadan evi terk etmem gerektiğini anladım. “Ben gideyim en iyisi.” Dedim. Hiç biri de “Olur mu öyle şey, bir ilaç alır hallederiz bu sorunu, gitme.” Demedi. Hazırladım çantamı “Vakit geç oldu, yarın çık yola istersen.” Demelerine aldırmadan çıktım evden. Dönünce de hemen bir şampuan alıp başımı ilaçladım. Önüme beyaz bir tülbent serip ince dişli bir tarakla saçlarımı taramaya başladım. Dökülen bitleri gördükçe gözlerime inanamadım, bit kayıyormuş meğer başım. Kendimi suçlu hissedip ertesi gün Müzeyyen Ablayı aradım. “Tekrar özür dilerim abla bilmiyordum.” dedim. Müzeyyen elden bırakmadı ketumluğunu. “Valla iki gündür ev temizliyoruz, babam hariç hepimiz bitlenmişiz.” Dedi. “Ne diyeceğimi bilmiyorum, geçekten haberim yoktu.” Dedim.

O son konuşmamız oldu Müzeyyen Ablayla, sonra birkaç defa arayacak oldum, açmadı telefonu, geri dönüp de aramadı. Acı olsa da öğrendim, başımdaki bit kadarmış dostluğumuz…

Kingston Upon Thames 2017

 

 

DOKUZ NUMARALI KOLTUK

chef-pic-Cropped-480x335

Balkonun açık kapısından gelen sigara kokusuyla açtı gözlerini. Saat altı buçuk olmalıydı, komşu adamın her sabah; aynı saatte içtiği sigara kokusu olmuştu, yataktan kalma ayarı. Yavaşça kalktı, elbise dolabının kapısını gıcırdatmadan, usulca açarak o gün giyeceği kıyafetleri seçti, ses çıkarmasın diye terliklerini de koltuk altına sıkıştırarak, banyoya gitti, duşunu aldı, tıraş oldu, itinayla hazırlandı, güzel kokular sürdü. Aslında iş yerinde forma giymesi gerekiyordu ama olsun, o her zaman özenli olmayı severdi. Parmak uçlarına basarak merdivenlerden indi, sessizce mutfağa girdi, kedinin mamasını ve suyunu verdi, sonra da ayaküstü bir şeyler atıştırdı, sessizce kapıyı çekip, evden çıktı.
Geç vakitlere kadar oturur, televizyon seyrederdi karısı. Homurdanır dururdu eğer kazayla uyandırılmış olsa. Susardı adam, bir şey söylemezdi, söyleyemezdi zaten, başkaldırmaya gücü yetmezdi. Miskindi kadındı Fatma, uyumayı pek severdi. Erkenden kalkıp başına üşüşmesinler diye, çocukları da geç yatırırdı bu yüzden. Bağırıp çağırmalarına, açıktık demelerine aldırmaz, öğlene kadar yatardı. Annelerinden ümidini kesen çocuklar mutfağa üşüşür, buzdolabında ne bulurlarsa onu yerlerdi. Akşamdan kalma makarna tenceresi, ekmek, pilav döküntüleri olurdu sabah uyandığında halıda. Pis kadındı Fatma, akşama kadar oturur, bi evimi temizleyeyim, demezdi. Komşular öyle söylerdi. Memnuniyetsiz kadındı Fatma ‘Babamdan kalan ev’ der, ‘Senin neyin vardı!’ der, ağzı hiç durmazdı. Alıp başımı gitsem derdi bazen adam, korkardı “Çocuklarım” der, gidemezdi.

Servis şoförünün geç kalan oldu mu, bulunduğu zaman dilimini düşünmeden dat dat mahalleyi nasıl inlettiğini bilir, bu yüzden hep erken inerdi aşağı. Öyle pervasızca her kornaya basışlarında canı sıkılır ama bir şey de söyleyemezdi.  ‘Rafet abi, sana yer ayırdım, buyur!’’ diyen şoför, dokuz numaralı koltuğu gösterdi. Gülüşmeler oldu, aldırmadı adam. Otobüstekilerin alaycı bakışları eşliğinde, kimseyle göz göze gelmemeye özen göstererek her zaman oturduğu koltuğuna oturdu. Dokuz numaralı koltuk, yedi senedir hep aynı koltuktu onun yeri. Yanına oturan olmazdı, kimseyle de konuşmazdı, gazete okurdu sessizce..
Otele ulaşınca, kimileri otelin arka tarafına sigara içmeye yöneldi, kahvaltı yapmayanlar da yemekhaneye.. Aşçıbaşıdan önce mutfakta olabilmek için, herkesi geride bırakıp, hızlı adımlarla soyunma odasına doğru yürüdü. Çabucak kıyafetlerini çıkardı ve dolaba astı, ivedi bir şekilde formasını giydi, yine hızlı adımlarla mutfağa doğru yöneldi.
Ondan önce gelmişti aşçıbaşı; “Ne bakıyorsun öyle! Al önlüğünü, geç tezgahın başına. Dünya kadar iş var yapılacak!” dedi. Dediğini yaptı, aldı önlüğünü, tezgaha geçti ve her zaman ki gibi orta şekerli bir Türk kahvesi yaptı, aşçıbaşına götürdü. Yeniden tezgahının başına geçip bıçak tablasındaki bıçaklara elledi, onları severdi. Her bir bıçağın ayrı bir yeri vardı hayatında. Öfkeli mi: en büyük, en keskin, en kaba bıçağı seçerdi, eline geçeni doğramak için. Savururdu bıçağı hoyratça, acımasızca. Alnında biriken terle beraber atardı öfkesini dışarı. Sakinleşirdi sonra, daha naif daha ince, daha zarif bir bıçak seçerdi kendine. Mutlu hissettiği anlarda ahşap saplı, uzun, çelik gövdeli kara bıçaktı tercihi. Kesme tahtası ile bıçağın temasıydı huzurunun ritmi..Bir de dedesinden yadigar küçük bir çakısı vardı, her daim yanında taşıdığı. Aşçı olmasına ilham veren de bu yadigar çakıydı..

Soğuk mutfak aşçısıydı Rafet. Çok bilgili, çok yönlü, neyi- nasıl yapacağını hemen düşünen pratik bir zekaya sahipti. Mutfak deposunun kontrolü, artık malzemelerin değerlendirilmesi, mezelerin yapımı, soğuk büfelerin hazırlanması hepsi onun göreviydi. Buzdan, yağdan, meyvelerden heykeller-süslemeler yapardı. Karpuzdan yaptığı bir kuğu, bir gün sonra ördeğe, sonra baykuşa, küçüldükçe de, serçe ya da balığa dönerdi. Bıçağıyla mucizeler yaratırdı. Yemekle arası yoktu ama pişirmeyi çok severdi. Pek güzel adam değildi Rafet; Kara kaşlı, kara gözlü, kara- kuru bir şey. Bıçak savurmaktan oluşan kalın, kaslı kolları vardı. Bakardı kadınlar ona bazen, o hiç oralı olmazdı. Daha Fatma’yla baş edemezken!

Huysuz adamdı aşçıbaşı. Olur olmaz her şeye söylenir durur, sataşacak yer arardı, gözü hep üstündeydi. Mutfakta bir şey azalsın kıyametleri koparırdı  “Neden kontrol etmiyorsun! Bitse ne yapacağız! Ne sorumsuz adamsın! Rafet! Neredesin Rafet!” İşi-gücü açık aramaktı, nefes aldırmazdı.
Kestiği soğanların boyutuna takılıp, söylenmeye başladı yine aşçıbaşı. “Nasıl soğan doğruyormuş! Mezede o kadar büyük soğan olur muymuş! Yedi senedir öğrenememiş mi!”  Yeniden doğramak için mutfak dolabına eğildi, bir kaç yeni soğan ve kaba bıçağı aldı, sallamaya başladı. Isıtıcıdaki su kaynıyor, yeniden doğradığı soğanlar kızgın yağda cozurduyor, lavaboda yarım kapatılan su damlıyor, aşçıbaşı hala söyleniyordu…Sustu Rafet her zaman yaptığı gibi sadece sustu. Mesai bitimine doğru özenle temizledi bıçaklarını ve her birini okşar gibi dokunuşlarla, usulca yerlerine yerleştirdi. Önlüğünü çıkardı, duvara astı. Ağır adımlarla soyunma odasına yöneldi. Formasını çıkarıp, elbiselerini giydi. Salına salına kapıya doğru yürüdü. Servise bindi, her zaman oturduğu koltukta aşçıbaşı oturuyordu. Rafet’in girdiğini görünce etrafındakilere baktı, desteğini aldı, gülüşmeye başladılar. Başka bir yere oturacak oldu önce Rafet ama istemedi. Koltuğunda oturan adamdan kalkmasını rica etti. Aşçıbaşı boş koltukları göstererek kalkmayı reddetti. Kararlı bir ses tonuyla, yeniden kalkmasını istedi. Adamın yüzündeki alaycı gülümseme dağıldı, “Kalkmıyorum lan! Boş koltuk mu yok git otur!’’ dedi. Sorun çıkacağını fark eden aşçı, sesini yumuşattı bu sefer. “Bak yıllardır bu koltukta yolculuk yapıyorum. Başka koltukta oturmak istemiyorum, rica ediyorum, kalk başka yere otur.” diye yalvardı. Aşçıbaşı oturduğu yerden kalktı, omuzlarını dikleştirdi, yere tükürür gibi bir hareket yaptı. “Kalkmıyorum!” dedi. Herkesin şaşkın bakışları arasında, ivedi bir hareketle dedesinden kalma yadigarı cebinden çıkarıp, aşçıbaşının boğazına dayadı: “Kalkacak mısın? Kalkmayacak mısın!’’ diyerek yakasına yapıştı. Aşçıdan böyle bir hamle beklemeyen aşçıbaşı, şaşırdı bir an ama geç olmadı kiminle dans ettiğini hatırlaması, meydan okudu aşçıya “Kalkmayacağım! Yiyorsa sapla bıçağı!” Nefesini tutmuş herkes onları seyrediyor, müdahale etmek akıllarına gelmiyordu. İndirdi bıçağını aşçı, o öyle adam falan kesemezdi, kimse bir şey demedi..

Herkesin sessiz bakışları eşliğinde arkaya doğru yürüdü. On beş numaralı koltuk boştu, oturdu usulca, oraya. Ağlamaklıydı, dokunsalar ağlayacaktı. Otobüs harekete geçti, hızlandı, hızlandı hızlandı. Otobüsün hızından daha hızlı başka bir otobüs geçti yanlarından, bir at kafası ilerdeydi. Hızla dönen tekerlerine takıldı gözleri. Öyle hızlı dönüyorlardı ki her şeyi içine çeken bir girdaba dönüştü. Dede yadigarı çakısı girdi çembere, bıçakları, annesi, dedesi, ailesi, aşçıbaşı, çakıl taşı…
Bir kendi dışındaydı çemberin, o öylece on beş numaralı koltukta oturuyor, her şeyi içine çeken çemberi seyrediyordu. Sonra çakıl taşı fırlayıverdi çemberden. Dokuz numaralı koltuğun kenarındaki camı deldi. Dokuz numaralı koltukta oturan adam  “Yandım anam!” diye inledi.
22 Temmuz 2016 Şirince -Themedrese

 

 

 

 

 

 

 

 

HAVVA HANIM

RED WOMAN

HAVVA HANIM

“Bakırköy’e!” dedim, bavulumu bagaja yerleştirmeye çalışan taksiciye. Dışarda yapış yapış, boğucu, sıcak bir hava! Can havliyle atıyorum kendimi içeriye, taksinin kokusuyla irkiliyorum. Adam, bavul, bagaj, koku!! İnemedim.. Camları açıyorum hemen “Klima çalışıyor abla!” diyerek kapatıyor şoför, söyleyemedim, içerisi kokuyor diyemedim. Kaderime ve kokuya mahkum yol alıyoruz, rutubet gibi bir terk kokusu, ne fena, daralıyorum. İnsem vapuru kaçıracağım, kalsam aklımı, çaresiz kalıyorum.

Ankara’da  kalan bavulum yüzünden, sabahın beşinden beri havaalanındaydım; uykusuz, aç ve yorgun.. Gerildiğimi fark eden şoför hiç üstüne alınmıyor  “Bir şey kalmadı, yetişiriz abla!” diyor. Terminale çok az kala, bir anda sıkışıyor trafik, dayanamıyorum “İneyim burada, yürürüm ben!” diyerek atıyorum kendimi dışarı. Böyle telaş ettiğim anlarda, hep bir şey unuturum arkamda. “Telefonumun yedek bataryası” elimde değiştirdim- değiştireceğim derken takside unutmuştum. 11.30 Bakırköy- Kadıköy deniz otobüsü seferine yetişecektim, küçük bavulu kucağıma alıp koşar adım yürüdüm ama tam içeri girerken, kapanıverdi kapılar, iki saat beklemem gerekecekti bir sonraki seferi. Telefonumu, iskeledeki memurun gösterdiği prize takarak beklemeye başladım. Diğer tarafta beni bekleyecekti arkadaşım, aramalıydım. Bir kadın oturuyordu karşımda; kısa, mavi bir kot etek giymiş, ayağında topuklu, pembe bir ayakkabı, üstünde de dantelli, askılı, pembe bir bluz. İri göğüsleri fışkırmıştı dekoltesi abartılı olan bluzdan, saçları kırmızıydı, dudakları da, biraz aşırıydı makyajı, önüne eğilmiş, telefonu ile oynuyordu. Özgürlüğüne geç kavuşup nasıl giyineceğini bilemeyen travestiler gibiydi. Ne kadına benziyordu, ne erkeğe; acıdım. Yüzünü kaldırdı, bana doğru baktı. Birini anımsattı bana, eskilerden çok eskilerden; Havva Hanım..

 

İlkokulu bitirip, ortaokula başladığımız zamanlardı. On bir- on iki yaşlarındayız, sokakta oynuyoruz, Havva uzaktan seyrediyor bizi. İlkokul bitmişti, genç kız olmuştuk, bize sokakta oynamak yakışmazdı artık. “Koltuk altınızda kıllar çıktı, siz hala çocuk gibi sokakta oynuyorsunuz. Ayıp çok ayıp! Oranız buranız gözüküyor, orospu mu olacaksınız ne?” derdi bize, Havva’nın annesi Hatice teyze. Gülüşerek koltuk altlarımız gösterir “Bak bak, kıl yok  bak!’’ der oyunumuza devam ederdik. Havva öyle değildi ama, ilkokulu bitirir bitirmez çocuk olmaktan vaz geçti, başını pembe bir yazmayla örttü, rengarenk uzun etekler giymeye başladı. Eline kanaviçe alıp onu işlerdi, diğer herkes oynarken o kafasını tavuk gibi eğe kaldıra bizi seyrederdi.

Alımlı kızdı Havva, biz çirkin o güzel, kalın kafalıydı biraz Havva, biz çalışkan o tembel. Uzun boyu ve erkenden büyüyen memeleriyle sınıf atlamıştı birden, biz çocuktuk, o genç kız. Beyaz teninde boncuk boncuk ışıldardı mavi gözleri, saçları da güzeldi. Yazmasının kenarından çıkardığı bir tutam siyah kakül kalmıştı gözükebilen. Oturur bir köşeye, çeyiz işler, bizi seyrederdi. İçi giderdi oynamak için ama “Annem kızar” der, oynayamazdı. “Havva Hanım” diye çağırırdı annesi onu,  Hanım’ı onun ikinci ismi sanırdım hep. “Havvanım gel- Havvanım git.” Ağır kızdı Havva hep, biz mahallenin yosmaları o her zaman hanımefendi. Okula devam etmedi, daha doğrusu edemedi, yazmasını bağlayıp başına, kocasını bekledi, tabi ki annesi öyle istedi.

Bi tuhaf kadındı Hatice, ağzında gülerken bile çıkarmadığı sigarası olurdu hep. Kendinden yirmi yaş büyük kocasını, kanserden kaybetmişti. “Yasını bile tutmadı.” diye arkasından konuştular. Havva’dan başka kimsesi yoktu. Öyle kötü öksürürdü ki gülerken, başının üstünde tüten dumanda boğulacak sanırdım. Kocası gibi o da, bira içmeyi severdi.. Yoldan geçen herkese, bağırır dururdu  içtiği zamanlar, kadın olduğuna bakmaz edepsiz küfürler ederdi, denk geldiğim zaman yüzüm kızarırdı. Utandığımı görünce, dalga geçerdi benimle, “Yosmaya bak sen utanmayı da bilirmiş.” Korkardık her evinin önünden geçişimizde, eline taş alıp üstümüze yürüyecek diye. Bazen susar hiç bir şey söylemez, bazen de “Kız! Orospu olmaya mı gidiyorsunuz okula! El alemin oğlanlarıyla mı fingirdeşeceksiniz ha!” diye sataşırdı bize. Ona göre kız kısmı okumazdı, evinde oturup koca beklemeliydi. Tavuk, hindi, ördek, güvercin, kedi, köpek bir sürü hayvan beslerdi, kocaman bahçeli evinde ve envai çeşit çiçekler. Hayvanları insanlardan daha çok sever, bir tek onlara sarılıp öperdi. Gelip gideni olmazdı, mahallede herkesin evini bilirdim, bir tek Hatice’nin evi bilinmezdi.

Bizim ortaokula başladığımız dönemdi, yatılı Kuran Kursuna gönderdi Havva’yı anası, şaşırdım. Öyle bir kadın, Kur-an, sigara, bira, küfürler, deli deli gülmeler, hiç anlam veremedim. Sekiz ay sonra, yaza doğru döndü mahalleye Havva.. Siyah şalvar, siyah üst, kaküllerini açıkta bırakan yazmayı çıkarıp, siyah kocaman bir türban bağlamıştı kafasına, bütün güzelliklerini kapatan. Gözü hep yere bakardı zaten, omuzları da düştü iyice yere, kapandıkça kapandı. Kara şalvarının cebine elini sokar, vücuduyla oynardı. İğnelerle önünden bağladığı türbanıyla, ne kadına benzemişti, ne çocuğa, acıdım. Karşılaştığı insanlarla bizim gibi öpüşmez, ellerini avucunun içine alır, Arapça bir şeyler mırıldanır sonra da elleriyle yüzünü sıvazlardı. Bana da yaptı bir kaç defa, hiç bir şey anlamadım. Yeşil bir çantanın içinde mübarek Kur-an’nı vardı. “Kutsal kitap” der, ortalık yerde, hep göğsünün üstünde taşırdı onu, kimsenin olmadığı yerlerde ise belinden aşağıda….

Daha on beşine gelir gelmez, kendinden on beş yaş büyük bir adamla evlendirdi annesi Havva’yı. Üstüne titrediği kızını, “Daha ne doktorlar, ne mühendisler” istemeden, Havva istemeden, aşk nedir öğrenmeden, hızlıca oluverdi evliliği. Mahallenin yakışıklı ama yoksul delikanlısıydı damadı. Sanırım Tahsin’i Havva’dan çok Hatice istedi. Annesinin iki ev ötesinde bir eve yerleştiler, dedesinden kalmıştı Havva’nın o ev, “İç güvesi aldı Tahsin’i Hatice.” dediler..

Hatice her akşam ordaydı. “Gidip yemeklerini yapıyor, ortalığı falan topluyorum, kız küçük daha öğrenmedi çoğu şeyi.” derdi. Hepsinden daha mutluydu, “Damadım” deyince, gözlerinin içi gülerdi, severdi damadını Hatice, sanki kızından çok severdi. Konuşurdu insanlar arkasından, hem kızı, hem anası tövbe tövbee…

Üç çocuğu oldu Havva’nın, peşi sıra doğurduğu, üç oğlu. “Bir de kızın olsun.” diyen anasına “Onu da sen doğur artık!” derdi. Büyüdük hep birlikte, biz büyüdük, çocuklar büyüdü, Havva büyüdü. Oğullarını görürdüm, sanki bizimle akrandı. Değişti Havva büyüdükçe, kara şalvarını, türbanını çıkardı, yeniden kaküllerini dışarda bırakan, pembe yazmalar örtmeye başladı, Kur’an taşımayı da bıraktı. Arada bir annesininkine benzeyen, hoyrat kahkahalar atardı. Sıkıldı yaşadığı hayattan Havva, annesinden, kocasından, çocuklardan, her şeyden.

Ne kadar altını varsa topladı, oğlunun en yakın arkadaşıyla kaçtı, bütün mahalle şaşakaldı. Küplere bindi bunu duyan Hatice, ayıldı, bayıldı, darıldı, günlerce kendine gelemedi. Çok sonraları yolda gördüğü kızına hakaretler savurdu. “Nasıl yaptın bunu Tahsin’e? Neyi eksikti, ne yetmedi? Rahatladın mı şimdi, Ahmet’inki uydu mu! Orospu!” diye bağırdı.

Kim ne der diye düşünmedi Havva, Ahmet’i de terk etti, aldı başını, çekip gitti. Kimse haber alamadı ondan yıllarca, sonra da unutuldu gitti.

Dalıp gittiğim hayallerden, çalan telefonun sesiyle uyandım. Arayan arkadaşımdı, ona derdimi anlattım.. İki saat daha gecikecektim, iskele henüz tenhaydı. İlk oturduğum yerde kalmıştı bavulum, arkaya doğru bakarak bavula bir göz attım, yerindeydi. Karşımda oturan kadın, yüzünü telefondan kaldırıp yeniden bana baktı. Ona baktığımı görünce bir tebessüm yayıldı yüzüne. Tanıyamadım, hemen kaçırdım bakışımı. Kimdi bu kadın? Havva? Anımsatıyordu onu ama o kadar değişmiş olabilir miydi? Hızlı bir göz hamlesiyle yeniden baktım kadına. Bu defa yanında oturan adamla konuşuyordu. Tanışıyor olmalılar ki, elini bacağına koymuştu. Bilemedim?

 

Birden bana doğru çevirdi başını, yine yakalandım. Bakışlarını benden kaçırmadan kalktı, bana doğru bir kaç adım attı, durdu, gözleri hala üstümde deli deli gülmeye başladı. Gülüşünden tanıdım onu, Havva’ydı…

 

 

BEN ŞİİR SEVMEM

“ORMAN

Yaktığımdız kibrit

Ağaçtan yapılır

Sonra da ormana atılıp

Cayır cayır yakılır.

Ormanların koynunda

Bir çok hayvan barınır

Dikkatsizlik sonucu

Hepsi bir anda yakılır.

Bize ışık tutan kitap

Okuduğumuz gazete

Yazı yazdığımız defter

Ormandandır ormandan

Kalemimden evime

Eskilerden yeniye

Orman ulaştırdı bizi

Yepyeni devrimlere”

İlkokul 4.sınıfta orman haftası vesilesiyle düzenlenen bir yarışma için yazmıştım bu şiiri. Öğretmenim benim yazıp yazmadığımı sordu.  Evet ben yazdım, demiştim.

-Yazarken biri sana yardım etti mi? Diye sordu.

Hayır kimse yardım etmemişti. Öğretmenim şiirimi alıp müdüre gösterdi. Müdürle beraber yeniden sorguya çektier beni.

-Doğru söyle bu şiiri sen mi yazdın?

-Evet ben yazdım öğretmenim.

-Bak bunu yarışmaya sokar da, bir yerden alıntı olduğu ortaya çıkarsa rezil oluruz. Bir yerden mi buldun yoksa?

-Hayır hiç bir yerden bulmadım, ben yazdım.

Okul içinde bir eleme olacağını eğer birinci olursa yarışmaya göndereceklerini söylediler bana. Bir kaç gün sonra şiirimi koridordaki panoda gördüm. Okul içinde yapılan seçmelerde elendiğini söyledi öğretmenim.

Küçücük bir çocuk olmama rağmen yüreğim sızladı.

 Bana inanmamışlardı!

Dört yıldır aynı öğretmenle okumuştum,  beni hiç mi tanımamıştı?

Nasıl bir yalancı olduğuma kanaat getirmişti?

Daha sonraları bir çok kez yarışmalarda birinci oldum. Hatta aynı yarışmalarda şiirini benim yazdığım arkadaşım da ikinci olmuştu ama hiç birinci olma heyecanı, mutluluğu yaşayamadım. Yalancıydım ya, o yafta ömür boyu benliğimi didikledi durdu benim.

Hiç şiir yazmadım mı sonrasında?

Yoo yazdım, hatta genç kızlığımda yazdığım defteri okurken geldi aklıma bu yazıyı yazmak.

Yazdım yazmasına ama hiç kimseyle paylaşmadım o yazdıklarımı. Yalancı saçmalığıydı hepsi,  gariptir ki hala kimse okumasın diye köşe bucak saklıyorum.

Şiirleri sevmiyorum, sevemiyorum. Bir şiir kitabı alıp okumak dünyanın en anlamsız işi gibi geliyor bana.

Heyy sevgili ilkokul öğretmenim. Hala yaşıyorsan yüzleşelim:

O ŞİİRİ BEN YAZMIŞTIM!

BALIK TAŞIM

 Her gittiğim yere ait özel bir şey almaya çalışırım. Çoğu zaman bulamasam da orayı hatırlatacak bir şeyle dönerim muhakkak. En çok da taşlar,  gördüğüm an onu bulduğum yeri gözümde canlandırıveren taşlarım, deniz kabuklarım, ağaç dalı, vesairelerim vardır envai çeşit.

Çok çok yıllar önce deniz kenarında annemle otururken bir taş bulmuştum mesela. Öyle güzel, öyle ilginç, öyle albenili bir taştı ki, büyük bir mutluluk ve heyecanla aldım elime taşı, anneme göstererek;

__Ne güzel bir taş değil mi? Dedim. Kızıl, kahve tonlarında, çizgilerle desenlenmiş, sekiz tane de gözü vardı. Bir tarafından bakınca ağzı ve gözüyle şirin bir balığa benziyordu. Başka biri için hiçbir şey ifade etmezdi belki ama benim için çok çok özel bir şeydi o, adını Balık Taşı koydum.

Aldım taşı annemin yazlık evine götürdüm. Ona sahip çıkması için de tekin tekin tembihledim;

__Anne iyi bak bu taşa, bu çeyizim benim, evlenince çeyizlerimle beraber götüreceğim.

__Tamam deli kızım, dedi annem ve yıllarca sakladı benim için o taşı. Evine temizliğe gelen yardımcılarını da uyarmayı ihmal etmedi, aman kazara taşı atmayın diyerek.  Kimi zaman zeytin kırmak için kullandı annem onu, bazen de ceviz, sarımsak dövücü oldu kimi zaman, rüzgarda kapının çarpmaması için, kapı tokmağı oldu çoğu zaman da. Bir şekilde yıllarca annemin evinin demir taşı,  baş tacı oldu. Çok benimsemesin sahiplenmesin diye de arada bir hatırlattım:

__O taş benim çeyizim haa!  İyi bak taşıma!

Yıllar yılları kovaladı, evlendim. Düğünden sonra annem bütün çeyizlerimi kolilemiş, sevgili taşımı da  kolilerin yanı başına koymuştu,

__Al çantana koy taşını,  kolilere koymayı unutmuşum, dedi.

Sevgiyle, şevkatle aldım onu elime gitme vakti gelmişti nihayet.

Artık benim evimin kızı olacaktı Balık taşım. Eskiden beri taşların iyileştirici gücüne inananlardanım, bu taşında bambaşka bir enerjisi vardı. Canım sıkkın olunca elime alıyor, yanağıma götürüyor, kalbimin üstüne koyuyor, saçma gelecek ama konuşuyordum onunla. Terapi oluyordu sanki bana, bir süre sonra kendimi daha iyi hissediyordum.

Çok taşındık biz, bu taşınmalarıma anlam veremeyecek kadar çok. ‘’Göbeğimi göçmen kuşlara mı yedirdin anne?’’ derim, çünkü bir süre sonra göçmek isterim bir yerlere yeniden, yeniden yeni yeni yerler fısıldayarak çağırır beni. Çocuklardan önce vız gelip tırıs giderdi taşınmak bana, hatta bambaşka heyecan dolu olurdu içim yeni bir ev yeni bir çevreyle tanışacağım için ama çocuklardan sonra yoruldum artık taşınmalardan. Şimdi yeniden taşınmam gerekiyor, öteliyorum da öteliyorum, en son taşınmamızda annemlere gitmiş, bu taşınma işini tamamen eşime bırakmıştım. Hiç de iyi yapmamışım, o taşınmada bir sürü kıymetli eşyam kayboldu. Yıllarca oradan oraya taşıdığım, gözüm gibi baktığım kitaplarım, ( üstelik içinde hamilelikten sonra tuttuğum günlüğüm de vardı.),  yine yıllarca çok severek kullandığım kardeşimin hediyesi scooter şeklindeki gümüş kolyem,  sonra sonra yerleştikçe  yokluğunu fark ettiğim Balık taşım . Yoklardı…

Belki eski evde unutulmuştur ümidiyle ilk bulduğum fırsatta büyük oğlumu da yanıma alarak eski evimize gittim. Hevesle kitapları yerleştirdiğim çatı katındaki ardiyeye koştum, yoklardı. Taşınma sırasında kaybolmuştu zahirL  Sonra banyoları dolaştım, kolyemi bulma ümidiyle o da yoktu.

Aşağı mutfağa inip sevgili taşımı aramaya koyuldum, maalesef o da yoktu. Belki herhangi bir taş sanılıp bahçeye atılıvermiştir diyerek köşe bucak bahçeyi aradım; yoktu, yoktu.. Gözlerim doldu, heyecanla geldiğim evden boynu bükük ayrıldım.

Her bir kaybım için çok çok üzüldüm,  ama en çok da Balık taşım için üzüldüm. Çok aradım yokluğunu, hayali geldi gözlerimin önüne defalarca. Ailemin bir parçasıydı o benim…

 

Yoğurtçu Parkı’ndaki takas pazarına götürmek için bızdıklarımın küçülenlerini ayırıyordum. Elbiseler bitince ayakkabılara da bir el atayım dedim. Ev içi patikleri, terlikler, ayakkabıları vardı küçülen bir sürü, kalabalık yapıyorlardı zaten götürüp pazara bırakacaktım. Ev terliklerini döktüm yere, benimkilerle beraber kaldırmıştım. Bu küçük, şu küçük diye ayıklarken kırmızı terliğimin içinde kamufle olmuş bir şeyle göz göze geliverdik!

İnanamadım gözlerime, terliğini içinde bir şey cin cin bana bakıyordu; sevgili Balık taşım!! Hasretle aldım ellerime, öptüm yüzüme götürdüm. Benim bızdıklar oynarken terliğin içine sokmuş olmalıydılar, terliklerimin içine arabalarını koyup garaj yapıyorlardı. Ah güzel taşım, canım taşım seni bulduğuma nasıl sevindim bir bilsen!!

                                                                                14.08.2013/ ISTANBUL

 

 

 

                                      Balık Taşım 🙂